ŞİİRMETRE
GÜNÜN ŞİİRİ
HAFTANIN ŞİİRİ
MAVİ YILDIZLI ŞİİR
ÜYE GİRİŞİ
ANA MENÜ
ANASAYFAŞİİRLERNETWORKVİDEOLARRADYOGRUPLAR
KİM VARDI
t_a_polat (tülay)
(2017-07-25 00:17:27)
SITKI CİN (sıtkı cin)
(2017-06-18 14:28:28)
Hanefi Söztutan (Hanefi Söztutan)
(2016-07-31 18:40:51)
Osman AVCI (Ömer Osman AVCI)
(2016-01-29 13:33:02)
Admin (Üçüncü Yeni)
(2014-12-25 09:57:16)
MAVİ WEB
YAYINLARIMIZ
WEB TASARIM
ACTAMEDYA
SPOREKSTRA
Html Module


Postmodern dünyada kıbleyi bulan adam / Sefa Koyuncu PDF Yazdır e-Posta
Yazan Üçüncü Yeni   
Pazartesi, 31 Ocak 2011

File:Ahmurad.jpg
Abdülhakim Murad (Timothy Winter)


"Şehir boğuluyor, şehrin sakinleri de öyle. Güzide dimağların pervasızlığı, anlayışsızlığa dönüşmüş, hâb-ı gaflet çoğu insanoğlu için şimdi ölüm ürpertisine dönüşmüş bulunan bir Alzheimer hastalığı halini almıştır” sözleriyle çağdaş insanın dramını çarpıcı bir biçimde ortaya koyan Abdülhakim Murad'a göre, “Çevresel bir kıyâmet karşılığı alınan taktik yaşantı, kısa süreli olarak başımızı göğe erdiriyor; ama ardı sıra, küller kalıyor geriye ve boşanma, intihar, depresyon ve uyuşturucu yüklü kişisel ve sosyal kabristana dönüşüyor..."

POSTMODERN DÜNYADA KIBLEYİ BULAN ADAM / Sefa KOYUNCU


Timothy J. Winter, 1960’da Londra’da doğdu. Westminster School’da eğitim gördü. 1983’te Cambridge Üniversitesi Arapça bölümünden birincilik derecesiyle mezun oldu.   
 
 
Timothy J. Winter’den Abdülhakim Murad’a Müslüman olarak Abdülhakim Murad ismini alan Winter, dünyanın en eski üniversitelerinden biri olan El-Ezher’de Müslüman hocalardan üç yıl eğitim aldı. Habib Ahmed Mashhur el-Haddad’la birlikte tercüme merkezi kurduğu Cidde’de üç yıl yaşadı. Dostluk kurduğu Yemen ve Hadramut’daki İslami çevrelerle irtibatını sürdürdü.
1989’da İngiltere’ye geri döndü ve Londra Üniversitesinde 2 yıl Türkçe ve Farsça eğitimi aldı. 1992’de Oxford Üniversitesinde “Osmanlı Devleti’nin dini hayatı” konusunda doktora yaptı. 1996 da Cambridge Üniversitesinde “İslâmî araştırmalar” doçenti oldu.

İmâm-ı Gazâlî hazretlerinin İhyayı Ulûmuddin adlı eseri başta olmak üzere, pek çok önemli eserin İngilizce’ye tercümesini yaptı ve eserlerini, düzenlediği özel programlarla tanıttı. Abdülhakim Murad, BBC rodyosuna sık sık katılır ve zaman zaman The Independent, Q-News International, Britain's premier Muslim Magazine gibi dergilerde yazıları yayınlanır. Cambridge Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde öğretim görevlisi olan Winter, eşi ve cocuklarıyla birlikte Cambridge’de yaşamaktadır.


Abdülhakim Murad (T.J. Winter), “Postmodern Dünyada Kıbleyi Bulmak” (1) isimli eserinde yaşadığımız çağın kronikleşen meselelerine ve özellikle Batı dünyasındaki sosyal çöküntüye dikkatleri çekmekte, sahte kurtuluş reçetelerinin insanları günümüzün postmodern yaşayışlarına sürüklediğini belirtmektedir. Modern Avrupa’nın sosyal yönden çözülüşünü istatistikî verilerle açıklayan Abdülhakim Murad, postmodernitenin, pençesine düşen Batı’nın ‘çıldırmak üzere’ olduğunu ifade ederek şöyle demektedir: Bugün İngiliz çocüklarının yüzde 34’ü evlilik dışı doğuyor. Benzer oranda yetişkin ise boşanmanın üzücü sonuçlarını yaşıyor. Yirmi yıl içinde, ulus çapında çocukların ancak yarısından daha azı anne ve babanın beraber yaşadığı ailelerde büyütülecek. Birbiri ardınca gelen sosyal felaketlere dair birkaç tartışmalı hususa gelince: ABD’de mahkumların yarısından çoğunun parçalanmış ailelerden geldikleri, erkek ve kadınların ileri yaşlarda dahi anne-babalarının boşanmasından derin psikolojik zarar gördükleri biliniyor. Kimse feragatte bulunmuyor. Kişisel özgürlük putuna boyun eğerek, hepimiz, haklarımız için yaygara koparıp görevlerimizi es geçiyoruz. Bu ders, asap bozucu ama açıktır. Cinsel tacizler üzerine günümüzdeki şiddetli tartışmalardan anlıyoruz ki, bundan böyle özel arzuların tecavüz edemeyeceği bir kamusal alan yok gibidir. Erkek ve kadınların birbirine gelişigüzel karıştırıldığı, ayartma ve sadakatsizlik yönünde radikal bir şekilde artmış fırsatın bu derece herkese açık olduğu bir toplum, daha önce asla var olmamıştı. Bu, artık en ahlak karşıtı gazetecilerin ya da sosyal stratejistlerin dahi görmek zorunda olduğu bir durumdur.

Açıkçası, Batı’da çok eşlilik, Müslüman topraklarda görüldüğü üzere az rastlanır bir istisna değil bir kuraldır. Modern Avrupa’nın sosyal yönden çözülüşü, vergi gelirlerinde müthiş bir artışı beraberinde getirmiştir. Çünkü Batı’da, çocuklar ve eşler ne kadar acı çekerlerse çeksinler, isterse intihara kadar varan travmalar yaşasınlar, sistem çok kadınla yaşamaya -bireysel hak- adı altında bir koruma sunmaktadır. Demek ki, bireysel hakların aile haklarından önce geldiği gibi felakete götürücü bir anlayış, kaçınılmaz bir şekilde hem bireyin hem de ailenin çökmesi sonucunu doğurmaktadır. Söz konusu sosyal çöküşün oranı vergi gelirlerindeki yıllık artışı geçmedikçe siyasetçilerin endişe edeceği pek bir şey yoktur. Ne var ki, milyonlarca parçalanmış ailenin durumu çok acınası bir durumdur. Kadınların besleyip büyütme, terbiye etme istidatlarının bastırılmaktan ziyade övüldüğü geleneksel tek gelirli ailelerin durumu ise, liberallerin tahmin ettiğinden çok daha ahlaki görünüyor. Yeterince aşikar olduğu halda, radikal bir nitelik taşıyan bu teşhisten sonra sorulması gereken soru şu: Acaba çare var mı? İslâm, bu sorunun cevabı olarak, Batı’da asla tasavvur dahi edilemeyecek bir çare sunar: Halveti, yani yabancı bir kadınla erkeğin, yanlarında başka kimse olmadan, tenhada buluşup görüşmelerinin günah olduğunu bildirir. Ahlâki hastalıkların daima bir başlangıcı vardır. İslam bu tip başlangıçların ortaya çıkabileceği sosyal bataklığı kurutmaya çalışır.


Gidişattan endişe etmeliyiz

Abdülhakim Murad, bu noktada Müslümanlara seslenerek şöyle der: “Müslümanlar bazen Batı’da alie değerelerinin çöküşünün genel olarak insanlığın menfaatine bir işlev göreceğini düşünüyorlar. Dediklerine bakılırsa, bu çöküş tercih edilmiş ve hak edilmiş bin sonuçtur ve söz konusu toplumun kendi içinde çöküşü, ahlaki açıdan güçlü olan İslam’a dünyanın hakim medeniyeti olarak eski konumunu tekrar kazanması için yer açacaktır. Bu tezdeki problem, çöküşün diğer medeniyetleri de kapsayabileceğinin düşünülmemesidir.Teknoloji ve refah, artan orandaki zayiatla başa çıkabilecek sosyal güvenlik sistemlerinin vücuda getirilmesine izin verir. Ama burada da kesin bir ironi mevcuttur: Yeni Dünya Düzeni’ne önderlik eden bir devletin Central Park’ında gece yarısından sonra asayiş sağlanamamaktadır. Salakça bir iyimserlik içinde ya da mutlak totaliterizm peşinde değilsek –ki olamayız- Batı’daki sosyal gidişat konusunda her halükarda endişe etmeliyiz. Batılı ailenin sağlığına kavuşması, Müslümanların ilgilenmesi gereken acil bir meseledir. Arkadaş ve komşularımızın inançları, gerçekliğin örsünde paramparça olup da bizi dinleyemeyecek kadar perişan olmadan önce, görüşlerimizi onlara ifade etmek zorundayız.

Murad, kitabına “Postmodern Dünyada Kıbleyi Bulmak” ismini vermekle, postmodern bir dünyada yaşadığımızı ve bu hengame arasında doğruya ulaşmanın güçlüğünü çarpıcı bir ifadeyle vurguluyor. Bu bir durum tespitidir ve içinde yaşadığımız kargaşa ortamına yakıştırılan ad, postmodernizmdir. Post-modernist guru Jean-François Lyotard’ın (2) ‘bir durgunlaşma dönemi’ olarak tanımladığı, bayağılığın ve sathiliğin hakim olduğu bir tarzda, Batı yeni bin yıla ‘tabula rasa’, yani boş bir levha olarak giriyor. “Seçmecilik çağdaş kültürün sıfır derecesidir” diyen Lyotard’ın tespitiyle günümüzde bir Batılı reggae (Jamaika müziği) dinler, bir kovboy filmi izler, öğle yemeğini McDonalds’tan, akşam yemeğini yerel mutfağından yer. Tokyo’da bir Paris parfümü sürer ve Hong Kong’da geleneksel kıyafetler giyer.


Çağın gizemli kavramı

Lyotard’ın tespitleri Batı insanının, ‘bellek yitimi’ne uğradığını, kişiliksizleştiğini, modernizmin başlangıcındaki heyecanını yitirdiğini ve bir iddiası kalmadığı için rüzgara göre yelken açtığını ifade eder. Bununla birlikte postmodernizm, ‘çağın gizemli kavramı’ olmayı sürdürüyor. Henüz tam anlamıyla açıklığa kavuşturulmuş değil. Avrupa ve Amerika’dan, postmodernizmin ne olup ne olmadığı, genel anlamda varlığı kabul edilen bu olgunun hangi tarihte başladığı hakkında farklı sesler yükselmeye devam ediyor. Bu farklı sesler arasında tabiidir ki ortak bir tanım da ortaya çıkmıyor.


Bunun sebebi ise Avrupa medeniyetinin asıl kaynağı on beş asırlık muhteşem İslâm medeniyetini göz ardı etme çabasıdır. Güneşi balçıkla sıvamaya kalkışırsanız elbette kaosa sürüklenir, hiçbir işin içinden çıkamaz, bocalar durursunuz. Bugün insaf sahibi herkes kabul ediyor ki, dünyamız İslâm’ın aydınlatıcı ışıkları yayılmadan önce bir kargaşa dönemi içindeydi. Doğusuyla batısıyla insanlık koyu bir zulmetin pençesindeydi. Avrupalı zalim derebeylerin ve muhteris papaların tahakkümü altında inim inim inliyor, kadını şeytan olarak görüyor, insan haklarına ve bilime şiddetle karşı çıkma ilkelliği gösteriyordu. Arabistan’da ise kız çocukları diri diri toprağa gömülüyordu. Bütün dünyada, güçlü olanın zayıf olanı ezdiği, tiranların, insanları kendilerine tapınmaya zorladığı, alabildiğine adaletsizliğin hakim olduğu bir kargaşa ortamı hakimdi. Taşlar yerinden oynamış, dünyamızı bir düzensizlik kaplamıştı. Yani o dönem için de bir “Postmodern durum” sözkonusuydu. İslâmiyet’in gelişi ile dünyamız aydınlanmaya ve taşlar yerine oturmaya başladı. Müslüman olmayan devletler ve özellikle de Avrupa devletleri İslamiyet’le gelen hak, hukuk ve adalet prensiplerinden faydalandı. Batı’daki ilmi çalışmalar İslamiyet’ten güç buldu. Modern Batı’nın doğuşuna İslamiyet kaynaklık etti. Bunu iyi anlamak için Bacon’a kulak vermek yeterlidir. Batı’da gözlem ve deney metodlarının öncüsü olan ve Arapça da öğrenmiş olan Roger Bacon (1214-1294), Arap dili ve bilimlerini öğrenmenin kendi çağdaşları için hakiki bilgiye erişmenin tek yolu olduğunu yazmıştır. Bacon’ın perspektife ayrılmış olan Opus Majus adlı eserinin beşinci bölümü, Batılıların Alhazen diye bildikleri İbn’ül Heysem’in (965-1032) Optik adlı eserinin bir tercümesidir. İslâm bilimi ve bundan doğan teknikler, Batı’daki Rönesans biliminin temelini oluşturmuştur. (3) Bunu böylece kabul edip hakkı teslim etmediğiniz müddetçe modernizmin ne zaman başlayıp bittiği, postmodernizmin ne olduğu ve hangi tarihlerden itibaren başladığı suallerine tatmin edici cevaplar bulmanız güçleşir. Nitekim, postmodernizmle ilgili literatürü tedkik ettiğiniz zaman kendinizi öylesine bir “ting-tank” atmosferinde buluyorsunuz ki, güya meseleyi açıklığa kavuşturmak için yazılma iddiasındaki bu eserlerin satırları arasından külliyen karmakarışık hale gelmiş zihin yapısıyla çıkarken, kendi kendinize şu soruyu tekrar sormaktan alıkoyamıyorsunuz: Postmodernizm nedir? Bu sualin cevabını “Irak’ta Kanlı Şafak” isimli şiir kitabımda, şu beyitte özetledim: Postmodernlik dünyanın çılgınlıkta zirvesi./ Kaostaki insanın, türbülansa girmesi!(4)


Bir tarife göre postmodernizm, “yaptığın şeyin kuralını bulmak için kuralsız çalışmak” demektir. Lyotard’ın postmodernizm teorisi adeta Karl Marks’ın “sürekli devrim”inin kapitalist versiyonudur. Lyotard’a göre “Hiçbir kural ve kategoriye ihtiyaç yoktur; ne olsa gider. Yapmaya ve denemeye devam etmelidir. Yapılan ne kadar saçma da olsa eninde sonunda kabullenilir ve sonradan meşruiyet kazanır. (5) Feminizmde, eşcinsellikte, ‘özgür kız’ naralarında, erkekleri kadınlaştırma çabalarında, “Artık ailenin reise yok!” çığlıklarında ve ABD’nin Irak’ı işgalinde, postmodern metod uygulanmıştır. Önce tepki görmüş, ancak, ne kadar absürd olsa da, değişik varyasyonlarla “devrim” sürdürüldüğü için, özellikle Batı toplumlarında bir ölçüde meşruiyet kazandırılmıştır. Eşcinsel olduğunu ilân eden Bertrand Delanoe’nun, Paris belediye başkanlığına seçilmesi, postmodern kültürün bir sonucudur. Çağdaş insanın huzursuzluğu ve güvensizliği, işte bu gayrı tabii ‘kuralsızlık kuralı’ndan kaynaklanmakta, sosyal çözülme, savaşlar ve terör, postmodern Amerikan stratejistlerince de benimsenen “bulanık suda balık avlamak” anlayışından beslenmektedir.


Postmodernizmin temelleri

Postmodernizmin temellerinde komünist yayılmacı ideolojinin varlığı bir vakıa olarak ortadadır. Charles Jencks’e göre, “Bugün akademik dünyanın yarısı, postmodernizmin ‘olumsuz diyalektik ve yapı bozumu’ndan ibaret olduğuna inanmaktadır”. Sıkça sorulan, “Komünizm iflas etmeseydi postmodernizm bu kadar güç kazanabilir miydi?” sorusuna cevap olarak ise, “Komünistler, klasik yapılara karşı savaş açarken, iflas etmeyi akıllarına getirmedikleri gibi, dünyaya hakim olacaklarının hesabı içindeydiler” diyeceğiz. Yapıbozumcu postmodernizmin bir strateji olarak, “SSCB’nin Brejnev Doktrini”ne karşı Amerika’da ön plana çıkması ise, Fransız postyapısalcılarının (Lyotard, Derrida, Baudrillard), 1970’lerde, ABD’de kabul görmesiyle başlar. İdeallerinden bugün de asla vazgeçmeyen ve Batı’da bir hayalet gibi dolaşmaya devam eden komünizmin-vaktiyle- postmoderniteyi teşvik ederek, kendisine hayat alanı açmaya çalıştığı bir gerçektir. SSCB’nin dağılmasıyla kapitalizm, ‘yeni sömürü alanları açma bayrağı’nı çoktan ele geçirmiş durumdadır. Abdülhakim Murad’ın tespitiyle, “Müşterek sosyal ilerlemenin anahtarı olarak Adam Smith’in rekabete dayalı bireysel menfaat taraftarlığını kutsallaştıran Thatcher-Reagan ben merkezciliği, tüm teşebbüsü tehlikeye atacağından dolayı, birçok zayiata sahip çıkıyor. Açgözlülük, zengin insanlar ve mutlu Finans Bakanları meydana getiriyor ama artık bunun uzun vadeli maliyetinin ödenme zamanına gelindiği de gözleniyor. Ekstra polis kuvvetlerine, hapishanelere, güvenlik ekipman ve işçileri ile ardı arkası kesilmez güvenlik kontrollerine kadar uzanan geniş bir yelpazede yapılan ödemelerin faturası gittikçe ağırlaşıyor. Sosyalist devrimin başarısızlığı görüldü, öyle anlaşılıyor ki, kapitalizm de sonunda kendi çelişkileri içinde boğulacak”tır.


Modernizmin temelindeki komünist etki ise 1950’li yıllarda uygulamaya konan “Brejnev Doktrini” ile başlar. Küba hadisesinde, Kennedy karşısında adımını geri almasından beri, komünist yayılmayı silah gücüyle gerçekleştirmenin çok büyük tehlikeler getireceğini anlayan Rusya, cihan hakimiyeti idealini “kültür savaşı” yoluyla gerçekleştirmeye çalışmıştır. Komünist kültür savaşı, musallat olduğu milletin milli kültürüne, tarihine, klasik değerlerine, musikisine, şiirine, büyük adamlarına, dinine, örf, adet ve geleneklerine sinsi bir savaş açmıştır. Dile saldırarak nesilleri birbirini anlamaz, dışarıdaki vatandaşlarla ayrı kelimeler kullanan, klasik eserlerini okuyamaz, belirli sayıda uydurma kelimelerle geniş düşünce sahasına açılamaz hale getirmek istemiştir. Bu şekilde milletlerarası sol, bütün dünyada, klasik değerleri gözden düşürmek için büyük çaba harcamış, bu uğurda milyarlarca dolarlık dış yatırımlar yapmış, işine yarar her mihraka para dağıtmıştır. Klasik resim yerine dejenere resim, klasik musiki yerine dejenere musiki, klasik şiir yerine vezinsiz, kafiyesiz laf yığınları ortaya çıkarmıştır. Kan, şiddet ve şehvet edebiyatını işlemiş ve teşvik etmiştir. Dini, ahlaki değerleri küçük düşürmeye çalışmıştır. Milli kahramanları aşağılamak, milli tarihi küçümsemek ve tahrif ederek yeni nesillere öğretmek için bütün kalemşorlarını seferber etmiştir. Eğitimin milli değil kozmopolit olması için çok çalışılmıştır. Rusya eninde sonunda ele geçirmeyi hedeflediği ülkelerde bir taraftan da sanayileşmeyi teşvik ederken, milli kültürle ilgili yatırımları engellemek için bütün yaygaracılarını harekete geçirmiştir. Sanayileşmiş Batı ülkeleri ve bunların lideri olan Amerika ise, tersine, o ülkeleri Pazar haline getirebilmek için sanayileşmeyi önlemek istemiş, sanayileşmenin öncüsü liderleri devirmeye çalışmış, milli uyanışı da tehlikeli gördüğü için, milliyetçiliğe karşı soğuk davranmış ve kozmopolitliği teşvik etmiş, para işleri ile uğraşan zümreleri tutmuştur.(6) İşte size postmodernizmin ortaya çıkışının serüveni. Postmodern olarak adlandırdığımız “bugünkü küresel kaos ve çılgınlık dönemi” Rusya-komünist blok ile Amerika- Batı cepheleri arasında 1986 yılında SSCB’nin dağılmasına kadar süren koloni kavgasından çıkmıştır. Rusya sahneden çekildikten sonra, tek küresel güç haline gelen ve kuruluşundan bu yana dünyayı kendisi için serbest pazar, “küresel köy” yapmaktan başka amacı olmayan ABD, ‘küresel alışveriş merkezi’ haline getirdiği postmodern dünyanın –başkalarının acı çekmesine aldırmadan- tadını çıkarmakta, amacına ulaşmanın keyfini yaşamaktadır. Tabii ki, bütün bunlar Osmanlı Devleti’nin el birliğiyle tasfiyesi, yani İslam kültür ve medeniyetinin etkisizleştirilmesiyle gerçekleştirilebilmiştir. Bu hayati nokta kasıtlı olarak gözden kaçırılmaktadır. Postmodernizmin çözümlenmesinde anahtar kelime ‘Osmanlı’dır. İslâmiyetin küresel bilim ve medeniyet üzerindeki etkisini ve önemini Bacon kadar kavrayamamışsanız, modernizm ve postmodernizm üzerine söyleyeceğiniz her söz, boşlukta kalmaya mahkumdur.


Abdülhakim Murad, bu konuda şunları söylemektedir: Postmodernitenin ve bütün sahte kurtuluşların kadehinden içmiş ve sonra İslâmî anlamın tamamına bizi götüren kesin bir anahtar olarak tanımış bulunan Batı demokrasilerindeki bizim gibi insanlar, tüketim putu olarak modern ve en cazibeli enkarnasyonunda maddenin nursuz ama etkili gücünün gölgesinde kalmışlık manzarasını müşahede ediyorlar... Oysa, modernitenin açmazının ekstremliği, onun beşeri sefaletinin saf göstergesidir: Yalnız yaşlılar, binlerce kocasız anne, çocukların düştüğü iptilalar, evsizler, bağnaz ırkçılar, türlerimizin yapı taşlarını yeniden edite etme tehdidinde bulunan faydacı biotekçiler, nizamsızlık cilasının altında fokurdayan bütün zehirler... Bütün bunlar, bizi Ernest Gellner’in gerçekten zamanları aşan son din olarak tanımladığı İslam’a doğru daha da sürüklüyor ve -en son dönüş otobüsü olan- hak dinin potansiyel ihtişamını gözler önüne seriyor.

 

Can kurtaran gemisi

Müslüman nüfusun dünya nüfusu içindeki oranının 1990 yılında yüzde 12, yirminci yüzyılın sonunda ise yaklaşık yüzde 20 civarında olduğunu gördük. Bu oran 2025 yılında tahminen yüzde 30 civarında olacaktır. Peygamber Efendimiz ‘aleyhissalâtü vesselâmın’ vefatından 14 yüzyıl sonra da İslamiyet, birbirinden epeyce farklı toplumlarda insanları kendine cezbetmeye devam ediyor. Bu bakımdan, İslam’ın ihsanları kendine döndürmesinin gerçek niteliği, dünya tarihinin çok önemli sabitlerinden biri olmakla birlikte, hâlâ daha, hakkıyla anlaşılmış olmaktan hayli uzaktır.


Bugün Batı’nın geleneksel Hıristiyan ülkelerinin ‘İslamlaşma modelleri’ yaşadıklarında şüphe yoktur. Bunun demografik bakımdan en çok öne çıkan örneği, boksör Muhammed Ali, caz müziği sanatcısı John Coltrane ve aktivist Malcolm X gibi meşhurlarla güçlenen Afrikalı-Amerikan Müslümanlarıdır. İslam’ın ‘fakirlere yönelik öncelikli tercihi’nin farkına vararak, 1981’de Müslüman olan eski Fransız Komünist Partisi başkanı Roger Garaudy’nin veya İslam’ı ‘sömürgecilik karşıtı’ olarak gördüğü için Müslüman olan bale kareografı Maurice Bejart’ın yanı sıra günümüz Amerikası’nda İslam’ı farklı saiklerle kabul etmenin yüzde 5’i beyaz çoğunluk içinde devam etmektedir.


Müzik dünyasının starları birer ikişer dine dönüyor


Türkiyemiz’de de postmodern kültürün sahte cazibesinden kendini kuratarıp, İslam’a yönelenlere son örnek pop müzik sanatçısı Cem Karaca’dır. Cem Karaca’nın ölümünden sonra gazetelerde şu ilginç yazılar yer almıştır: 13 Şubat 2004 tarihli Milliyet gazetesinde popüler kültürde: “Cem Karaca alkışlarla girdi hayatımıza; tekbirlerle gitti... Rock’tan... Hakk’a...” Can Dündar’a göre: “Müzik dünyasının starları birer ikişer dine dönüyor ve cenazelerinde tekbir sesleri yükseliyor. Peki ne oluyor da ateist rock, Hakk’a kavuşuyor?.. Devrimci şarkılarıyla hayatımıza giren Cem Karaca’nın cenazesi tekbir sesleriyle kaldırıldı. 1 Mayıs marşlarıyla salonları titreten Timur Selçuk (Başucu kitabım Kur’an-ı Kerim’dir) dedi. ‘Mevla’yı bulma yollarında sevdadan geçme faslında’ olduğunu söyleyen Mazhar Alanson ‘Yandım yandım’ şarkısını Kâbe’de Hazreti Muhammed (Sallallahü aleyhi ve sellem) için yazdığını açıkladı. Cat Stevens uyuşturucunun pençesindeyken İslâma döndü ve Yusuf İslâm adını aldı... Acaba popçular mı dindarlaşıyor? Yoksa din mi popülerleşiyor?”

Müslüman kimliğinden rahatsız olanlar kabir hayatına alkışlarla uğurlanırken; hatta bazısı cenaze namazı istemezken; deniz kenarında kumdan şatolar yapan, çakıl taşlarıyla ve midye kabuklarıyla oyalanan Cem Karaca son anda uyandı. “Beni tekbirlerle (aslında niyeti dualarla) uğurlayın” dedi. Tekbir son derece şereflidir. Ama İslamiyette cenaze sessizce, kalben ve kimsenin duymayacağı sadece kendisinin duyacağı dualarla sonsuz hayata yolcu edilir. Cem Karaca kırgın gitti. Sanat dünyasında kıymeti bilinmedi. Son 10 yıldır sanat dünyası ve tanınmış entelektüellerin cenazelerinin alkışlarla uğurlanması moda olmuştu. Cem Karaca vasiyeti ile bu bid’ati yıkmak istedi. En azından temelini sarstı. Cem Karaca’nın cenazesi, yeni bir milat sayılır. Geçmişte “Allah yâr” ile bazıları Cem Karaca’yı bir nevi terk ettiler. Piyasanın arzu ettiği müzik yerine hissettiği müziği yaptı. Kendi ifadesine göre: “... Ateizme gelince ben hiçbir zaman hiçbir yerde yaratanı inkâr etmedim.” Müzik görüşü ise: “Batı’ya bakmak yerine kendi değerlerimize yüzümüzü dönerek oradan aldıklarımızla nasıl bir sentez oluşturabilirizin” simgesiydi. Elbette İslami yaşantısında eksiklikleri vardı. Ama kendi ve yakınlarının ifadesine göre: “Dindar görünmeye utananlara inat; daima Müslüman görünmek istedi.” Ve bazı geceler ağlayarak Salevat-ı şerifeyi yüksek sesle söylerdi. “Ben zavallı biriyim, sana kulluk edemedim, Allahım beni affet” sözleri İslâm büyüklerinin sözlerine uygundur. Kendi ifadesi ile Cem Karaca: “Askere gidip de Anadolu’yu görünce, kırsaldaki hayatın hiç de dergilerde anlatıldığı gibi nefis köy manzaralarından ibaret olmadığını gördüm. Kerpiç evleri; şalvarlı, poturlu insanları; kız kaçırmaları, yoksulluğu, kan davalarını görünce bakış açım değişti. Kültürlerle beraber, deyişler ve Doğu Güneydoğu kökenli müziğe eğildim. O güne kadar Türkçe şarkı hiç söylememiştim. Fransızca bile söylerdim kulaktan dolma. Ama Türkçe yoktu. Fakat beni anlatan enstrümanın adı bağlama, beni anlatan şarkının, öykünün dili Türkçeydi. Daha sonra tarzımı genişlettim. Daha Doğu-Güneydoğu’yla kısıtlı kalmayıp Anadolu’nun her yanından türkülere eğildim.” (7)


“Şehir boğuluyor, şehrin sakinleri de öyle. Güzide dimağların pervasızlığı, anlayışsızlığa dönüşmüş, hâb-ı gaflet çoğu insanoğlu için şimdi ölüm ürpertisine dönüşmüş bulunan bir Alzheimer hastalığı halini almıştır” sözleriyle çağdaş insanın dramını çarpıcı bir biçimde ortaya koyan Abdülhakim Murad, “Çevresel bir kıyâmet karşılığı alınan taktik yaşantı, kısa süreli olarak başımızı göğe erdiriyor; ama ardı sıra, küller kalıyor geriye ve boşanma, intihar, depresyon ve uyuşturucu yüklü kişisel ve sosyal kabristana dönüşüyor. İlerlemeye dair sloganlarımıza rağmen, Machado’yla birlikte acı çekiyoruz: ‘İnsanlarla barış içinde, ama iç organlarımızla savaş içinde yaşayış’ ve Nabokov gibi, ‘beşiğin dipsiz bir kuyuya doğru yuvarlandığı’na kâniyiz” demekte ve kurtuluşun İslam’da olduğunu şu sözlerle belirtmektedir: Postmodern dünya, fıtrattan uzaklaşma hususunda bir panik içindedir. Buna karşılık İslâm, bütün ihtişamıyla, bizim başlangıçta bize verilen insaniyetimize, fıtratımıza yeniden erişme imkânını sağlıyor; İslam, barış içinde bizi yeniden türümüzün normal vaziyetine döndüren bir hayat kalıbıyla, postmodern yaşayış okyanusları boyunca selâmetle yol almamızı mümkün kılan bir can kurtaran gemisidir.

KAYNAKLAR

1) T.J. Winter(Abdülhakim Murad), Postmodern Dünyada Kıbleyi Bulmak, Gelenek, İst. 2004

2) Jean François Lyotard, The Postmodern Condition: A Report on Knowledge (Manchester, 1997), s.71

3) Roger Garaudy, İnsanlığın Medeniyet Destanı, Pınar, 1995 İst. s.121

4) Sefa Koyuncu, Irak’ta Kanlı Şafak, 2004 İst. s.12

5) Richard Appignanesi-Chris Garatt, Herkes İçin Postmodernizm, s.28

6) Yılmaz Öztuna, Tarih, MEB, 1976, Ankara, s.271

7) Mustafa Necati Özfatura, Türkiye, 10 Nisan 2004

Sefa Koyuncu
Bu e-Posta adresi istenmeyen postalardan korunmaktadır, görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.
 
Kaynak:Biyografi Analiz  
netapno.com  -  - 20 Eylül 2005 Salı - 00:00:00
http://www.netpano.com/haber/308/Postmodern/D%C3%BCnyada/K%C4%B1bleyi/Bulan/Adam
http://en.wikipedia.org/wiki/Timothy_Winter

Yorumlar (0)Add Comment

Yorum Yazın
quote
bold
italicize
underline
strike
url
image
quote
quote
smile
wink
laugh
grin
angry
sad
shocked
cool
tongue
kiss
cry
eksi not | artı not

busy
Son Güncelleme ( Pazartesi, 31 Ocak 2011 )
 
< Önceki   Sonraki >

DUYURULAR
SON ŞİİRLER
CAN BABAM
Şair: SITKI CİN
KAHVE RENGİ GÖZLERİN
Şair: SITKI CİN
YIKTIM TARUMAR ETTİ
Şair: SITKI CİN
İNSAFSIZ
Şair: SITKI CİN
YOK OLDUK
Şair: SITKI CİN
SON EKLENENLER
SON VİDEOLAR
BU BAYRAKİNMEYECEK
Ekleyen:Mahirbaspinar
Beğenilme:
Tıklama:3526
SEN OLSAN YETER M Baspinar
Ekleyen:Mahirbaspinar
Beğenilme:
Tıklama:3498
Kimler Çevrimiçi
Ziyaretçi Sayımız
mod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_counter
mod_vvisit_counterBugün25
mod_vvisit_counterDün91
mod_vvisit_counterBu Hafta715
mod_vvisit_counterBu Ay2093
mod_vvisit_counterTümü256732
Crystal7 Webdesign Template. This template is released under the GNU/GPL license.
hqtexts.ru - rxonepill.com