ŞİİRMETRE
GÜNÜN ŞİİRİ
HAFTANIN ŞİİRİ
MAVİ YILDIZLI ŞİİR
ÜYE GİRİŞİ
ANA MENÜ
ANASAYFAŞİİRLERNETWORKVİDEOLARRADYOGRUPLAR
KİM VARDI
t_a_polat (tülay)
(2014-10-21 14:39:55)
SITKI CİN (sıtkı cin)
(2014-10-19 00:24:00)
Admin (Üçüncü Yeni)
(2014-09-11 22:27:37)
meftun (KADİR ÇETİN)
(2014-09-03 16:30:58)
ramazancetin (Ramazan ÇETİN)
(2014-07-26 09:39:08)
MAVİ WEB
YAYINLARIMIZ
WEB TASARIM
ACTAMEDYA
SPOREKSTRA
Html Module


KAFİYE VE REDİF ÜZERİNE PDF Yazdır e-Posta
Yazan Üçüncü Yeni   
Pazar, 07 Şubat 2010

              MEHMET PEKTAŞ

Biz redif diyecektik. Redif demeden kafiye diyelim. Kafiye kelimesi Arapçada önceleri "beyitler halinde söylenmiş hikmetli veya hicivli söz." manasına geliyordu. Daha sonraları sırasıyla bu manzum sözün yapısı
olan beyit, şiir ve bugünkü manasını kazandı. Cahiliye devri Arap şiirinde kafiye bugünkü anlayışa göre yarım kafiye şeklindeydi. (menzil/mircel, abd/samed)gibi.

 


Merhabalar kıymetli dostlarım;

Sözlerime Aşık Çepni Bey'e tekrar teşekkür ederek başlıyorum. Biz,
çalışmalarımız sırasında şiire kendimizi kaptırdık gidiyorduk ama tekniği
üzerinde fazla konuşmuyorduk. Çepni'nin bu noktaya dikkat çekmesiyle uyandık
ve şiir teknikleri üzerinde konuşmaya başladık. Ne güzel. Böylelikle
grubumuzda edebiyat sohbetlerinin kapısı aralanmış oldu.
Çepni'nin şiirlerime eleştirisi ile ilgili bir yazı hazırladım, onu
girecektim ancak değerli arkadaşımız Mehmet Pektaş'dan bir yazı geldi ve
önceliği ona verdim. Pektaş, halen edebiyat fakültesi çatısı altında (Edebiyat öğretmeni, Gazi Üniversitesinde master yapıyor) ve meseleye vakıf olduğundan, konuyla ilgili görüş ve tespitlerini yazıp
göndermesini istedim. Sağ olsun bizi kırmayıp güzel bir yazı kaleme alarak,
göndermiş.
Size söylemiştim; burada çok yeni bilgiler öğreneceğiz. Buna vesile olan
Aşık Çepni'ye tekrar teşekkür ederek, sizleri Mehmet Pektaş'ın nefis
değerlendirmesiyle baş başa bırakıyorum. Buyurun bilgi sofrasına...

Sefa Koyuncu

'''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''­''''''''''''

MEHMET PEKTAŞ

Merhabalar efendim,

Hepinize saygı ve sevgilerimi sunuyorum. Genellikle gruptaki konular
üzerinde en son yazanlardan birisi oldum. Bu mesaj vesilesiyle Ramazan
bayramınızı ilk kutlayan olayım.

            Grupta yaşça en küçüğünüz belki de benimdir. Bu yüzden ne
söylediğimi bilmesem de haddimi bilmek isterim. Bu yüzden çok zaman aktif
bir katılımcı olarak değil, izleyici olarak takip ediyorum. Redif ve kafiye
üzerine yazılanları kendimce yeterli gördüğüm için de bu konuya
katılmamıştım. Aranızda bulunmaktan çok mutluyum. Hepinizi ayrı ayrı takdir
ve tebrik ediyorum. Ayrıca eğer haddimi ve saygı çerçevesini aştığım yerler
olursa şimdiden affımı rica ediyorum.

            Şiirle başlayalım. Şiir insanlığın en eski sanatlarından bir
tanesi. Şiir için ne bir alete ne de somut bir nesneye ihtiyaç var.
Malzemesi direk söze dayanıyor. Bu yüzdendir ki ilk şiir hangisidir, kim
tarafından, kime, ne amaçla, hangi sosyal, siyasi ve ekonomik şartlar
altında söylenmiştir ve söylendiği ortamda da nasıl karşılanmıştır
bilemiyoruz/ bilemeyeceğiz. Zaman zaman insanlar için önemi azalıp artsa da
aradan bin yıllar geçti, şiirin yolculuğu hala devam ediyor. Peki şiir
nedir? Madem insanlığın şuurunu ve şuuraltını bu kadar derinden meşgul
etmiştir ve hala etmektedir, şiir nedir? Bu soru sadece bir grup tartışma
sayfasında kalmasın. Bu konu üzerinde yazılanları okuyalım. Kim ne demiş?
Şiir neymiş, nasıl bir şeymiş? Hangi eğitim çevresinden, hangi yaş grubundan
olurlarsa olsunlar çevremizdeki insanlara da soralım; "şiir nedir?" diye.
Sonra kendimiz oturup bir şiir tanımı yapalım. Tanımımızı diğer tanımlarla
karşılaştıralım. Bu işi grupta "şiir nedir?" diye bir başlık açarak da
yapabiliriz. Aynı grupta aynı düşünceler etrafında birleşilmesine rağmen
eminim çok değişik tanımlar çıkacaktır. Bu da gösteriyor ki şiir çok öznel
bir sanat. Şimdiye kadar yapılmış olan sayısız tanım var ama hiç kimse
diyemez ki 'işte falancanın yaptığı tanım, şiirin tanımıdır. Bu tanım
şimdiye kadar yazılmış bütün şiirleri kapsar.' Eğer elimizde böyle bir tanım
olsaydı işimiz çok kolay olurdu. Çok rahat kuralları maddeleyiverirdik.
Sonra da derdik ki bu kurallara uyanlar şiirdir; gerisi değildir. Kurala
uyan şiirlerin sahipleri şairdir, diğerleri değildir. Ama diyemiyoruz. Uç
bir örnek mi olur bilemiyorum Nurullah Ataç şiirden anlamak Akif'in şair
olmadığını söylemekle başlar diyor. Bir taraftan Akif göklere çıkarılıyor.

            Şiir tanımı konusunda şöyle bir şey yaşadım. Mahalli bir şairler
derneğinde yirmi kadar şair vardı. Başkan herkesten şiir tanımı yapmalarını
istedi. Sırayla herkes bir tanım yaptı. Birisi Allah'ın verdiği ilhamın
şairin gönül aynasına yansımasıdır, dedi, birisi duygudur dedi, bir diğeri
düşüncedir, aşktır, sevgidir vs vs. Âşık tarzı yazan bir emekli öğretmense
aynen şu cümleyi kullandı "Şiir adamın sofrasındaki aştır". Bilhassa benim
bölgemde aş deyince akla ilk bulgur pilavı gelir. Bu belki çok basit bir
örnek ama ben bu basit olaydan önemli dersler aldım. Belki de yapılmış en
ilginç şiir tanımlarından bir tanesidir. Peki yanlış mıdır? Veya peşinde
olduğumuz mutlak ve tek şiir tanımı bu mudur? Yani binlerce yıllık şiir aş
mı demektir? Tanımı yapan kişi belki kendi şiirinin tanımını yaptı. Onun
için şiir o. Bizim içinse belki çok daha farklı şeyler. Demek istediğim
şimdiye kadar yapılan tanımların tamamı en fazla şairinin şiirini
tanımlıyor. Şair de diğer şiirleri genellikle bu çerçeveyle değerlendiriyor.
Şiir anlayışı kendi şiirlerine benziyorsa şiir, benzemiyorsa şiir değil.
Oysa şiir, şair, eleştiri 1+2=3 veya x.y=z bu kadar basit bir şey olmamalı.
Şiir, insanın en derin ruh halini yansıtıyor. Bir anlamda insanın özünün
sayısız bilinmeyenli denklemini sunuyor. Bir yerlerde okumuştum. Bir
ressamdan bahsediyordu. Ben isimleri hatırlamadığım için biraz masal gibi
anlatayım. Bir ressam varmış. Bu ressamın bir de öğrencisi varmış. Öğrenci
kendi kendisine artık olgunlaştığını düşünüyormuş. Bir gün ressam
öğrencisini yanına çağırmış ve şehrin en kalabalık caddesine giderek duvara
bir resim yapmasını söylemiş. Öğrenci hocasının dediği şekilde resmi yapmış.
Ressam bu defa "Git ve oraya bir kutu kırmızı boyayla bir de fırça koy.
Resmin üzerine de beğenmediğiniz yerleri işaretleyin diye yaz" demiş.
Öğrenci denileni yapmış. Bir hafta sonra hoca öğrencisini duvara bakması
için göndermiş. Öğrenci çok üzgün bir şekilde dönmüş ve hocasına resmi
bırakacağını söylemiş. Hocayla beraber resme bakmaya gitmişler; resim
kırmızı çarpı işaretlerinden görünmez halde. Bunun üzerine hoca öğrenciye
"Şimdi de" demiş "Bu duvarın tam karşısındaki şu duvara bir resim yap."
Öğrenci denileni yine yapmış. Hoca bu defa "Şimdi git o resmin yanına her
renkten birer kutu, her fırçadan da birer tane koy. Resmin üzerine
beğenmediğiniz yerleri düzeltin diye bir yazı as" Bir hafta sonra tıpkı ilk
resimde olduğu gibi resme bakması için öğrencisini göndermiş. Bu defa
öğrenci sevinçle gelmiş. Resmin üzerinde en ufak bir işaret bile yokmuş.
Eleştiri biraz da böyle bir şey. Eleştir denilince herkes bir taraflara
çizik atıyor. Göz ardı edilense eser sahibi.

            Ben yıllardır kimseye beni eleştirin demiyorum/diyemiyorum.
Belki hassas birisi oluşumdandır, eleştirilerden çok etkileniyorum.
Yazdığımı yüz kişi beğense bir kişi beğenmese hele bunu "bu da şiir mi?,
böyle şiir mi olur?" tarzında ifade ederse beni kalemi bıraktıracak seviyeye
getiriyor. Başta da söylediğim gibi şiir basit bir şey değil. Kaynağı direk
insanın özünden. Yine bu yüzden bana eleştirmem için şiir gösterdiklerinde
en azından "hoş" diyorum. Şiiri yazdıktan sonra bir başkasına okutmak zaten
birçok cesaretin üstünde bir davranış. Belki doğrudur belki yanlıştır
bilmiyorum.

            Biz redif diyecektik. Redif demeden kafiye diyelim. Kafiye
kelimesi Arapçada önceleri "beyitler halinde söylenmiş hikmetli veya hicivli
söz." Manasına geliyordu. Daha sonraları sırasıyla bu manzum sözün yapısı
olan beyit, şiir ve bugünkü manasını kazandı. Cahiliye devri Arap şiirinde
kafiye bugünkü anlayışa göre yarım kafiye şeklindeydi. (menzil/mircel,
abd/samed)gibi. Kur'an-ı Kerim'deki seciler şairlere yeni ve zengin sesli
kafiye için ilham kaynağı oldu. Ebü'l-Alâ Maari (öl. 1057) kafiyede
değişiklik yaparak bu benzerliği iki sese çıkardı. Daha sonra da kafiye
harflerini, harekelerini, çeşitlerini, hatalarını konu alan ilmü'l-kafiye
(kafiye ilmi) doğdu ve pek çok eser yazıldı.

Kafiyenin kesin değişmez bir tarifi yapılamamıştır. Zevk ve anlayışa göre
pek çok tarifi vardır, bu tanımlardan belli başlılarını alalım:

"Beyitlerin veya mısraların bazı esaslara göre son harflerinin uygunluğu"dur
(Şemseddin Sami- Kâmus-ı Türki)

"Beyit sonunda olan seci, seciin aslî harfi" Ahmet Vefik Paşa/Lehçe-i Osmani

"Aruz ilminin kısımlarından olup şiirin fevâsılını bildiren özel usul ve
kaideler. Mısraların yahut beyitlerin sonlarında veya sonu sayılacak
yerlerde bulunan harf veya kelimelerin sesi, sesdeş bakımından birbirleriyle
aynı olması"dır. (Ali Seydi/Kamus-ı Osmanî)

"Nazımda mısra sonlarının aynı kelime veya eklerle olmamak üzere aynı sesi
vermesi, uyak" TDK sözlüğü

"Nazımda şiirlerin sonlarında tekerrür eden ve ayni sesi veren harflerin
hareke ve sükûn hallerindeki birleşmeleri." Ferit Devellioğlu

Kafiye eski Yunan, Latin, Çin, Sanskrit ve İbrani şiirinde kullanılmamıştır.
Daha sonra Batı şiirinde görülen kafiyenin Türk, İran veya Arap şiirinden
geçtiği de rivayet edilir. ( Ş.Sami Kamus-ı Türkî) onun Türk, İran ve Arap
şiirinde çok eski zamanlardan beri bulunduğu ve hatta ilk kafiyeli şiirlerin
de Türklere ait olduğu söylenir. Buna delil olarak Türk şiirinin kafiye
temeline dayanması, ahenk unsuru olarak vezinden önce gelmesi, en küçük
parçadan en büyüğüne kadar hepsinde başta veya sonda aliterasyon, asonans,
redif ve yarım kafiyenin bulunması gösterilmektedir.

Halk edebiyatında kafiyeye ayak denilmiştir. Bu isim, halk oyunlarıyla ilgi
kurularak verilmiştir. Bir oyunda ayakların figürü nasıl diğer
oyunlarınkinden farklı ise, deyişlerdeki ayakların da birbirinden ayrı
olması ona bu ismi verdirmiştir.

Divanlardaki manzumeler kafiyelerinin son harflerine veya rediflerine göre
tertip edilmişlerdir. Divan şiirinde müfredlerin dışında kafiyesiz şiir türü
yoktur. Tanzimat, Servet-i Fünûn ve daha sonraki dönemlerde de değişen
azalan bir ihtiyaçla günümüze kadar gelmiştir.

İslamiyet öncesi eserlerde kafiye, geniş şekilde kullanılmıştır. Ozanların,
şaman, kam, baksıların bir besteyle özel bir dikkatle söyledikleri ve
söylettikleri manzume ve duaların tesirini biraz da kafiyeyle sağlanan
ahenge bağlamak gerekir. Kafiye Türk edebiyatının her devrinde karşımıza
çıkmaktadır. Başlangıç tarihini tespit etmek de mümkün değildir. Kafiyenin
sadece manzumelerde değil tekerleme, bilmece ve atasözleri, hatta masal ve
fıkralarda dahi bulunması kafiyenin Türk edebiyatı ve toplumundaki yerini
göstermektedir. "Az gittik uz gittik, dere tepe düz gittik. Bakarsan bağ,
bakmazsan dağ olur.bilinmedik aş ya karın ağrıtır ya baş."

İlk şiirlerimizdeki kafiyeler oldukça basitti. Bazıları bugünkü manada
kafiye olamayacak kadar zayıftı. Yarım kafiyeler, ahenk benzerliği sağlayan
kelimeler kafiye olarak bolca kullanılmıştır. İslamiyet öncesinde kafiyenin
vurgulu kelimede bulunması sebebiyle önceleri mısranın başında olduğu ve
daha sonra vurgunun sona geçmesiyle de mısra sonlarında yer aldığı
görülüyor. ( R.R.Arat'ın görüşü)

1-Mısra başında kafiye (aliterasyon)aynı harf veya hecelerin tekrarı
şeklindeydi.

*Ya*ruk tengriler yarlukazın

*Ya*vaşım birle

*Ya*kışıpan adrılmalım

2-Başta kafiye olmakla beraber sonda da redif bulunmuştur.

*Tü*pinde olukma öl* meki bar*

*Tü*nerig tamuka tüş* meki bar*

*Tü*menlig yekler kelir *tiyür*

*Tu*manlıg yekler ayar *tiyür*

3-Başta asonans (veya aliterasyon) ve sonda redifli kafiye kullanılmıştır.

*Ö*ng başlap adkangularka biligler k* açar*

*Ö*küş kara ayıg yollug urugug s* açar*

*Ö*glüg kişi istim tutçı yasmaksız b* açar*

*Ö*seliksiz yig nırvannıng kapıgın *açar*

İslam muhitine girildikten sonraki manzumelerde kafiye, parçanın sonuna
yerleşmiştir. Bunda R.R. Arat'ın vurgulu kelimenin cümle sonuna geçmesiyle
sona geldiği görüşünden çok yeni dinin verdiği aşk ve heyecanla her
şeylerini İslamileştirmeye çalışan Türklerin, şiirlerini de dini edebiyatın
en mükemmel örneği Kur'an-ı Kerim'i örnek alarak yazmış olmaları rol
oynamıştır. Bu dönemde Kur'an-ı Kerim ve hadis kitaplarının tercüme ve
tefsiri, akaid kitaplarının telifi, bu yeni Müslümanlar'a şekil verirken,
ayet sonlarındaki kafiyelerin de şairlere ilham kaynağı olması doğaldır.
Nitekim C. Huart, Arap edebiyatında Kur'an-ı Kerim'le başlayan secili
yazmanın zamanla alanını genişleterek şiiri de içine aldığını söylemektedir.

İslami dönemin ilk devirlerinde kafiye genellikle yarım kafiye ve
rediflerden ibaretti.

Türklük çeçek yazıldı

Barçın yadım kerildi

Uçmak yiri körüldi

Tumlug yana kelgüsüz

Divanü Lügati't Türk

Bilig kıymetini biliglig bilir

Ukuşka agırlık ukuşdın kelir

Kutadgu Bilig

Eşitgil biliglig negü tip ayur

Edebler başı til küdezmek tiyür

Tiling bekte tutgıl tişing sırmasun

Kalı çıksa bektin tişingi sıyur

Atabetü'l Hakayık

Bunun yanında redifle de ahenk sağlanmıştır.

Kirikken tonlar kırın

Suv öze yumış kerek

Söz kiri kitmes yusa

Netegin kılmış kerek

Âşıklar zayıf kafiyeleri ezgilerle kuvvetlendiriyorlardı. Divan şairleri ise
müzikaliteyi sağlamak için tam ve zengin kafiyeyi kullandılar. Halk şairleri
gibi yarım kafiyeyi kullanmak da şairler için bir çeşit kusur sayıldı.
Yalnız maninin tesiriyle tuyuglarda cinaslı kafiye kullanılmıştır. Divan
şiirinde kafiye kelimelerinin aynı dilden olması ve hatta aynı cinsten
bulunması şartı da vardı. Arapça bir isimle, Arapça bir isim: Farsça bir
sıfatla Farsça bir sıfat; Türkçe bir fiil de Türkçe bir fiille kafiye
yapılmak zorundaydı.

Kafiyeyi sadece ses estetiği olarak düşünen şairlerin bu kuralın dışına
çıktıkları da görülmüştür. Bunda kafiye bulmada oldukça esnek ve rahat olan
âşık edebiyatının tesiri büyük olmuştur. Çünkü onlar bir kıtada Türkçe,
Arapça, Farsça kelimeleri kafiye yapmakta zarar görmemişlerdir.

Sinan Paşa Tazarrunamesinde "Ey gözlerin nuru, gönüllerin süruru! Başımızın
tacı, gönül ehlinin miracı..." diyerek parçayı öğrenilmesi kolay bir hale
getirirken müzikaliteyi de birinci plana almıştır. Hatta Hoca Sadeddin
Efendi bile Tâcü't-tevârih'inde yer yer bunu yapmaktan geri durmamıştır.
Divan edebiyatının kafiyesi yazı birliğine dayanırdı. Organik olarak
birbirine bağlı beyit sayısı yüze varan kasidelerde aynı sesi veren elli
kadar değişik kelime bulma mecburiyetinde bile bu prensipten
vazgeçilmemiştir. "göz kafiyesi" olarak özetlenebilecek bu anlayışta kafiye
kelimelerinin aynı harflerle yazılması şarttı. Bir kelime sonunda (eski
yazı) harflerden hangisi varsa diğer kelimelerin sonunda da aynı harfin
bulunması gerekirdi.

Bunun yanında aynı sesi verdikleri halde yazılışları farklı olan merkeb,
hep- eyvah, sabah- zâbit- sabit, gibi kafiyeler bile ayıplı kafiye sayılmış.

Genç şairlerden Hasan Âsaf, şiirlerini topladığı bir defteri Recaizâde
Mahmud Ekrem'e sunarak bir "Takriz" ister ve daha sonra bunlardan "Burhân-ı
Kudret"i Musavver mâlumat dergisinde yayımlar.

Zerre-i nûrundan iken muktebes

Mihr ü mahe etmek işâret abes

Beytinin ayrı s harfleriyle biten kafiyeleri (muktebes, abes) için aynı
dergide şu şekilde tenkide uğrar: "Sizin gibi şairliğe yeltenen
nevresîdegân, evvelce hangi kelimenin hangi kelimeye kafiye olacağını
öğrenmelidir de sonradan tanzîm-i eş'âra çalışmalı. Öyle kafiye kulak
içindir, falan gibi manasız lakırdılara havâle-i sun'-ı itibâr ederseniz
emin olunur ki 'gehvâre-yi zerre'ye bin kere kafiye etmekten
kurtulamazsınız". Konu polemik haline gelir. Üstat Recaizade Mahmud Ekrem
"kafiye sem' içindir, basar için değildir." Görüşünü savunmaktadır. R.M.
Ekrem'e hücumlar yapılır. Muallim Naci de,

Kafiye kulak içinmiş, bırakın kafiyeyi

Böyle tâlim ediyor, vay gidi üstâd-ı edeb"

diyerek Ekrem'in görüşüne karşı çıkar. Servet-i Fünuncular Ekrem'in
görüşlerini benimsediklerinden divancıların yanaşmadıkları yazımı başka
fakat sesleri yakın kelimeleri kafiye olarak kullanmaktan çekinmezler.
Şiirimizde kafiyede ilk değişiklik böyle başlar. Tevfik Fikret hep'le, şeb'i
hiç'le tehyîc'i, mu'vec'le geç'i Cenap Şahabeddin nigâh'la sabah'ı kafiye
yaptı.

Sen tren ben vapurda pür-temkîn

Atılırken sen İskoç ellerinin

T. Fikret

Cenap Şahabeddin de bu kafiye anlayışıyla şiirin kolaylığa değil güzelliğe
yaklaştığını belirtir. Bu tartışmadan sonra kafiyenin kulak için olduğu
anlayışı yerleşir.1928'de Latin harflerine geçilince bu konu yeniden gündeme
gelir. Hemen hemen aynı sesi verdikleri halde yazılışları farklı olan
bağ-membâ, varsa-sağ, içi-çiğ, dağ-edâ, sevdâ-dağ gibi kelimelere özel bir
yer verilmiş, yazılışları benzemeyen, fakat çıkış yerleri birbirine yakın
harflerle "a,i,ğ" yapılan ahenk de kafiyeden sayılmıştır.

Harf devrimiyle beraber görülen bir diğer yenilik şiirin zayıf kafiye
sayılan rediflerle yazılmasıdır. Âşık tarzında çokça görülen bu özellik XX.
Yy şairleri tarafından başarıyla uygulanmıştır.

Bir dolap gıcırdıyor uzaklarda durmadan

Eşya aksetmiş gibi tılsımlı bir uykudan

Kafiye 1940'larda ilk şuurlu manifesto ile esaslı bir darbe yedi. Kafiye
ananesini yıkmak için de, ilk insanların ikinci satırın kolaylıkla
hatırlaması için kullandıkları kafiyeyi sonradan sevip yaygınlaştırdıkları
ve bunu ustalık saydıklarını, aslında şiirde var olan ahengi, anlayışı kıt
insanlara vezin ve kafiyeyle duyurmanın bönlük olduğunu, ahengin vezin ve
kafiyeye rağmen mevcudiyetini söylerler.

Kafiyelerin çeşitlendirilmesi ve isimlendirilmesi konusunda ayrı görüşler ve
tasnifler vardır. Kafiyeyi açık, kapalı, iç ana kafiye olarak ayrı bir
gruplama yapanlara da rastlanır.

Yarım kafiye: kafiye olan kelimelerde sondan tek bir sesteş harfin
benzeşmesidir. Eski manzum eserlerde rastlanan kafiye türü buydu. Genellikle
âşıklar tarafından kullanılmıştır. Durup düşünmeye, kafiyeyi değiştirmeye
zaman ve imkânları olmadığı için yarım kafiye daha kullanışlı bulunmuştur.
Bu ses sazla da desteklenmiştir. Burada ses benzerliği kesin ve kati
değildir. Divan şairleri bu tür kafiyeye pek ilgi göstermemişlerdir.

Redif: mısra sonlarında genellikle kafiyeden sonra gelen yazılışları ve
anlamları ek, kelime veya kelime grubuna denir. Kafiye rediflerden önce
bulunur. Âşık edebiyatında redife dönerayak denir. Her zümre ve devir
şiirinde kullanılmıştır. Redif ek ise ek redif, kelime ise kelime redif
adını alır.

Burada üzerinde durmamız gereken nokta. Redifin olduğu yerde kafiye vardır
meselesi. Yukarıda kafiye tanımlarına baktık. TDK sözlüğündeki tanımla bunu
genelleştirirsek "uyak" kelimesinde birleşebiliriz. Uyak, adı üstünde
uymadan geliyor. Yani ses benzerliği bu yönüyle değerlendirilirse redif de
kafiye de bir ahenk unsuru. Elbette kafiye eşittir redif diyemeyiz. Redif
için zayıf kafiye diyenler de var. Bununla beraber aynı görevde kullanılan
ek ve kelimelerin redif sayılması için illa ki kendisinden önce kafiye
gelmesi gerekmez. Mantıken düşünürsek -dı, -di geçmiş zaman ekidir. "Gel-di"
ve "del-di" kelimelerini alalım burada kafiye var bu yüzden -di redif;
"gel-di" ve "bin-di" kelimelerini ele alalım, burada kafiye yok bu yüzden
redif de yok öyle mi? Kafiyesiz kullanınca -di -dı ekinin hüviyeti mi
değişiyor? Başka bir şekle mi bürünüyor? Elbette hayır. Redifler asıl
kafiyenin sesini zenginleştirdikleri gibi tek başlarına ahenk unsuru olarak
da kullanılmışlardır.

Günde beş on kere yıkar sererdi

Gece anam gündüz babam giyerdi

Satayıdım üç beş kuruş ederdi

Yakası yeni yok gömlek nicoldu?

Selimi

Hiç akmayan bir zaman nehrinin sularında

Ne uçan bir kırlangıç, ne sedef kumsalında

Tanpınar

Öterken ağaçlarda kuşlar tahayyül içinde

Bakışlarında sükunun zehri, dinliyeceksin

Türlü acılar şekillenecek yine içinde

"Ah! Şairim bu akşam da geçmedi" diyeceksin

Orhan veli

Şiiri neden bu kadar mekanikleştiriyoruz? Neden bu kadar matematiksel hale
getiriyoruz? Bu tür yaklaşımlar bana ikiye bölünüyorsa çift sayı,
bölünmüyorsa asal sayı gibi geliyor. İçeriğe de dikkat etsek. Mana hiç mi
bir şey ifade etmiyor bizim için?

Toparlayacak olursak, divan şiiri kafiyeye sıkı sıkıya bağlıdır. En ufak
hatayı bile kabul etmez. Halk şiirine gelince halk şiiri bizde yakın zamana
kadar sözlü haldeydi. Hani "halk" edebiyatıydı. Halk kimdi? Halk kelimesi
daha çok avam manasına kullanılıyordu. Yani halk köylerimizde mektep medrese
görmemiş insanlardı. Karacaoğlan'dı, Dadaloğlu'ydu vs vs vs. Benim dedemdi.
Dedem okul görmedi. Ama şiir söylüyor. Belki kafiyeyi redifi duymuş ama
yarımdı tamdı böyle şeyleri bilmiyor. Muhtemelen ondan öncekiler de
bilmiyordu. Özellikle Milli Edebiyat dönemiyle beraber halka yöneliş oldu. O
dönemlerde mektep medrese görmüş edebiyatçılar halk edebiyatını sistematize
etmeye çalıştılar. Halk şiiri kulak kafiyesine dayanıyor. "Güldür", "soldur"
"bildir" gibi ifadeler kafiyeli sayılabiliyor. Kafiyede mümkün olduğu kadar
esnek. Kafiyenin geçmişten günümüze bir portresini çizmeye çalıştım. Sürekli
bir değişim var. Şiir statik değil dinamik bir bütünlük. Eğer biz yerimizde
sayarsak yenilik bunun neresinde? O zaman üçüncü yeni değil üçüncü eski
olur. Bir, İslamiyet öncesi Türk edebiyatı, iki, İslamiyet etkisinde Türk
edebiyatı, üç Âşık edebiyatı. Grubun adını da Âşık edebiyatı veya halk
edebiyatına çevirelim. Hem paylaşacak zengin bir içerik olur, hem de atışma
gibi etkinlikler yapabiliriz. Yakın zamana kadar âşık edebiyatı sazsız
düşünülmüyordu. İslamiyet öncesinde hatta çok daha eski dönemlerde hep bir
müzik aleti vardı. (Tabi kalem şuarası denilen şairler de vardı.) Şiirlerin
çoğu da irticalen söyleniyordu. Bu yüzden usta çırak ilişkisi dışında güçlü
bir sistemden söz edemeyiz. Durak da şiirlerin ezgiyle söylenmesini
kolaylaştırmak için doğmuş olsa gerek. Redif şiirin eksenidir. Bilhassa
divan şiirinde konu redif üzerinde döner. Nihayetinde kafiye de redif de
ahenk unsurudur. Bizim kök olarak bildiğimiz birçok kelime ekli (gövde)
halde. Derin bir morfoloji bilgisine ihtiyacımız olacak.

Bu uzun mesajı yazmamın sebebi Sefa Bey oldu. Daha doğrusu onun bir şiirine
"bu şiir değildir" denilmesi oldu. Herhalde bana bundan daha büyük bir
kötülük yapılamazdı. Sefa Bey neler hissetti bilemiyorum.

Düz bir cümle olursa,           redif
Özne sonra zarf gel ir.          redif
Yüklem sonda durursa,       redif
İşbuna Türkçe den ir redif

Halk şiirindeki esnekliği göz önünde bulundurup gelir -d enir zengin kafiye
bile diyebiliriz. Kitaplarda bu konu üzerinde pek değerlendirmeye
rastlamıyoruz. İlim adamları halk şiirinde kafiyenin çok esnek olduğunu
söylüyorlar. Bir de tıpkı 1'in sağındaki sıfırların sayı ifade edip
solundakilerin değeri olmadığı gibi benzer harflerin kimi durumlarda
kafiyeye dahil edilebileceğini söylüyorlar. Ben zengin kafiye derken buradan
hareket ettim. Sadece redif bile olsa bence şiirdir. Ben örnekleri çoğaltmak
istemiyorum. Daha doğrusu başta ifade ettiğim gibi haddimi aşmak
istemiyorum. Eğer değerlendirme redifi at kafiyeye bak, kafiye varsa şiir
yoksa değil, tarzında olacaksa ayağa da bakmak lazım. Öyle ya halk şiirleri
hep ayaklıdır. Buradan hareketle Necip Fazıl baştan kaybetti. Daha başka
Akif, Dranas, A. Nihat, Cahit Sıtkı(isimleri bile sayfalar alacak bir sürü
isim) vs vs vs bunların hiçbiri şair değil. E ne kaldı?

            Mesajımı başladığım gibi bitirmek istiyorum.

Hoş çakalın efendim,

Hepinize saygı ve sevgilerimi sunuyorum. Genellikle gruptaki konular
üzerinde en son yazanlardan birisi oldum. Bu mesaj vesilesiyle Ramazan
bayramınızı ilk kutlayan olayım.

            Grupta yaşça en küçüğünüz belki de benimdir. Bu yüzden ne
söylediğimi bilmesem de haddimi bilmek isterim. Bu yüzden çok zaman aktif
bir katılımcı olarak değil, izleyici olarak takip ediyorum. Redif ve kafiye
üzerine yazılanları kendimce yeterli gördüğüm için de bu konuya
katılmamıştım. Aranızda bulunmaktan çok mutluyum. Hepinizi ayrı ayrı takdir
ve tebrik ediyorum. Ayrıca eğer haddimi ve saygı çerçevesini aştığım yerler
olursa şimdiden affımı rica ediyorum.

 Not: Sefa Bey, gönderdiğiniz değerlendirmeler yenilir yutulur cinsten
değil. Ben sizin şiirlerinizi gerçekten beğenerek okuyorum. Daha sert ve
kısa bir cevap yazmak isterdim. Ama muhataplarım benden yaşça çok büyükler,
Ramazan ayındayız uygun olmaz diye düşündüm. Mesaj da böyle uzadı. Ressam
hikayesi birçok şeyi anlatıyor aslında. Keşke eleştirn demeseydiniz.
Saygılar, sevgiler sunuyorum.

Kafiye-redif bahsinde büyük ölçüde Türk Dili ve Edebiyatı Ansiklopedisi
Cilt:5 (Dergâh Yayınları)'den yararlandım.

 Mehmet PEKTAŞ

 

Yorumlar (2)Add Comment
Mehmet bey kardeşim sağolun teşekürler
Yazan Aşık Çağlari, Mart 31, 2010
Sevgili Mehmet PEKTAŞ

Size bu bilgileri bizimle paylaştığınız için çok teşekür ederim allah razı olsun
oldukca faydalandım

Kötü kullanımı raporla
eksi oy
artı oy
Oylar: +0
...
Yazan afet, Nisan 01, 2010
Bu açıklama üniversite tezi gibi olmuş, daha açık ve net yazsaydınız arkadaşlar zevkle okur ve yararlanırlardı. yine de emeklerinize teşekkürler.
Kötü kullanımı raporla
eksi oy
artı oy
Oylar: +0

Yorum Yazın
quote
bold
italicize
underline
strike
url
image
quote
quote
smile
wink
laugh
grin
angry
sad
shocked
cool
tongue
kiss
cry
eksi not | artı not

busy
Son Güncelleme ( Pazar, 07 Şubat 2010 )
 
< Önceki   Sonraki >

DUYURULAR
SON ŞİİRLER
ANILARIM ÇIKINDA
Şair: t_a_polat
ANILARIM ÇIKINDA
Şair: t_a_polat
EĞRETİ DURDUN EVDE
Şair: t_a_polat
DİLİ ZEHİRLİ OKTUR
Şair: t_a_polat
HAYDİ GİDELİM
Şair: meftun
SON EKLENENLER
SON VİDEOLAR
BU BAYRAKİNMEYECEK
Ekleyen:Mahirbaspinar
Beğenilme:
Tıklama:2199
SEN OLSAN YETER M Baspinar
Ekleyen:Mahirbaspinar
Beğenilme:
Tıklama:2081
Kimler Çevrimiçi
Şuanda 5 konuk çevrimiçi
Ziyaretçi Sayımız
mod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_counter
mod_vvisit_counterBugün120
mod_vvisit_counterDün156
mod_vvisit_counterBu Hafta700
mod_vvisit_counterBu Ay3383
mod_vvisit_counterTümü175425
Crystal7 Webdesign Template. This template is released under the GNU/GPL license.