|

MEHMET PEKTAŞ Biz redif diyecektik. Redif demeden kafiye diyelim. Kafiye kelimesi Arapçada önceleri "beyitler halinde söylenmiş hikmetli veya hicivli söz." manasına geliyordu. Daha sonraları sırasıyla bu manzum sözün yapısı olan beyit, şiir ve bugünkü manasını kazandı. Cahiliye devri Arap şiirinde kafiye bugünkü anlayışa göre yarım kafiye şeklindeydi. (menzil/mircel, abd/samed)gibi.
Merhabalar kıymetli dostlarım;
Sözlerime Aşık Çepni Bey'e tekrar teşekkür ederek başlıyorum. Biz, çalışmalarımız sırasında şiire kendimizi kaptırdık gidiyorduk ama tekniği üzerinde fazla konuşmuyorduk. Çepni'nin bu noktaya dikkat çekmesiyle uyandık ve şiir teknikleri üzerinde konuşmaya başladık. Ne güzel. Böylelikle grubumuzda edebiyat sohbetlerinin kapısı aralanmış oldu. Çepni'nin şiirlerime eleştirisi ile ilgili bir yazı hazırladım, onu girecektim ancak değerli arkadaşımız Mehmet Pektaş'dan bir yazı geldi ve önceliği ona verdim. Pektaş, halen edebiyat fakültesi çatısı altında (Edebiyat öğretmeni, Gazi Üniversitesinde master yapıyor) ve meseleye vakıf olduğundan, konuyla ilgili görüş ve tespitlerini yazıp göndermesini istedim. Sağ olsun bizi kırmayıp güzel bir yazı kaleme alarak, göndermiş. Size söylemiştim; burada çok yeni bilgiler öğreneceğiz. Buna vesile olan Aşık Çepni'ye tekrar teşekkür ederek, sizleri Mehmet Pektaş'ın nefis değerlendirmesiyle baş başa bırakıyorum. Buyurun bilgi sofrasına... Sefa Koyuncu ''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''' MEHMET PEKTAŞ Merhabalar efendim, Hepinize saygı ve sevgilerimi sunuyorum. Genellikle gruptaki konular üzerinde en son yazanlardan birisi oldum. Bu mesaj vesilesiyle Ramazan bayramınızı ilk kutlayan olayım. Grupta yaşça en küçüğünüz belki de benimdir. Bu yüzden ne söylediğimi bilmesem de haddimi bilmek isterim. Bu yüzden çok zaman aktif bir katılımcı olarak değil, izleyici olarak takip ediyorum. Redif ve kafiye üzerine yazılanları kendimce yeterli gördüğüm için de bu konuya katılmamıştım. Aranızda bulunmaktan çok mutluyum. Hepinizi ayrı ayrı takdir ve tebrik ediyorum. Ayrıca eğer haddimi ve saygı çerçevesini aştığım yerler olursa şimdiden affımı rica ediyorum. Şiirle başlayalım. Şiir insanlığın en eski sanatlarından bir tanesi. Şiir için ne bir alete ne de somut bir nesneye ihtiyaç var. Malzemesi direk söze dayanıyor. Bu yüzdendir ki ilk şiir hangisidir, kim tarafından, kime, ne amaçla, hangi sosyal, siyasi ve ekonomik şartlar altında söylenmiştir ve söylendiği ortamda da nasıl karşılanmıştır bilemiyoruz/ bilemeyeceğiz. Zaman zaman insanlar için önemi azalıp artsa da aradan bin yıllar geçti, şiirin yolculuğu hala devam ediyor. Peki şiir nedir? Madem insanlığın şuurunu ve şuuraltını bu kadar derinden meşgul etmiştir ve hala etmektedir, şiir nedir? Bu soru sadece bir grup tartışma sayfasında kalmasın. Bu konu üzerinde yazılanları okuyalım. Kim ne demiş? Şiir neymiş, nasıl bir şeymiş? Hangi eğitim çevresinden, hangi yaş grubundan olurlarsa olsunlar çevremizdeki insanlara da soralım; "şiir nedir?" diye. Sonra kendimiz oturup bir şiir tanımı yapalım. Tanımımızı diğer tanımlarla karşılaştıralım. Bu işi grupta "şiir nedir?" diye bir başlık açarak da yapabiliriz. Aynı grupta aynı düşünceler etrafında birleşilmesine rağmen eminim çok değişik tanımlar çıkacaktır. Bu da gösteriyor ki şiir çok öznel bir sanat. Şimdiye kadar yapılmış olan sayısız tanım var ama hiç kimse diyemez ki 'işte falancanın yaptığı tanım, şiirin tanımıdır. Bu tanım şimdiye kadar yazılmış bütün şiirleri kapsar.' Eğer elimizde böyle bir tanım olsaydı işimiz çok kolay olurdu. Çok rahat kuralları maddeleyiverirdik. Sonra da derdik ki bu kurallara uyanlar şiirdir; gerisi değildir. Kurala uyan şiirlerin sahipleri şairdir, diğerleri değildir. Ama diyemiyoruz. Uç bir örnek mi olur bilemiyorum Nurullah Ataç şiirden anlamak Akif'in şair olmadığını söylemekle başlar diyor. Bir taraftan Akif göklere çıkarılıyor. Şiir tanımı konusunda şöyle bir şey yaşadım. Mahalli bir şairler derneğinde yirmi kadar şair vardı. Başkan herkesten şiir tanımı yapmalarını istedi. Sırayla herkes bir tanım yaptı. Birisi Allah'ın verdiği ilhamın şairin gönül aynasına yansımasıdır, dedi, birisi duygudur dedi, bir diğeri düşüncedir, aşktır, sevgidir vs vs. Âşık tarzı yazan bir emekli öğretmense aynen şu cümleyi kullandı "Şiir adamın sofrasındaki aştır". Bilhassa benim bölgemde aş deyince akla ilk bulgur pilavı gelir. Bu belki çok basit bir örnek ama ben bu basit olaydan önemli dersler aldım. Belki de yapılmış en ilginç şiir tanımlarından bir tanesidir. Peki yanlış mıdır? Veya peşinde olduğumuz mutlak ve tek şiir tanımı bu mudur? Yani binlerce yıllık şiir aş mı demektir? Tanımı yapan kişi belki kendi şiirinin tanımını yaptı. Onun için şiir o. Bizim içinse belki çok daha farklı şeyler. Demek istediğim şimdiye kadar yapılan tanımların tamamı en fazla şairinin şiirini tanımlıyor. Şair de diğer şiirleri genellikle bu çerçeveyle değerlendiriyor. Şiir anlayışı kendi şiirlerine benziyorsa şiir, benzemiyorsa şiir değil. Oysa şiir, şair, eleştiri 1+2=3 veya x.y=z bu kadar basit bir şey olmamalı. Şiir, insanın en derin ruh halini yansıtıyor. Bir anlamda insanın özünün sayısız bilinmeyenli denklemini sunuyor. Bir yerlerde okumuştum. Bir ressamdan bahsediyordu. Ben isimleri hatırlamadığım için biraz masal gibi anlatayım. Bir ressam varmış. Bu ressamın bir de öğrencisi varmış. Öğrenci kendi kendisine artık olgunlaştığını düşünüyormuş. Bir gün ressam öğrencisini yanına çağırmış ve şehrin en kalabalık caddesine giderek duvara bir resim yapmasını söylemiş. Öğrenci hocasının dediği şekilde resmi yapmış. Ressam bu defa "Git ve oraya bir kutu kırmızı boyayla bir de fırça koy. Resmin üzerine de beğenmediğiniz yerleri işaretleyin diye yaz" demiş. Öğrenci denileni yapmış. Bir hafta sonra hoca öğrencisini duvara bakması için göndermiş. Öğrenci çok üzgün bir şekilde dönmüş ve hocasına resmi bırakacağını söylemiş. Hocayla beraber resme bakmaya gitmişler; resim kırmızı çarpı işaretlerinden görünmez halde. Bunun üzerine hoca öğrenciye "Şimdi de" demiş "Bu duvarın tam karşısındaki şu duvara bir resim yap." Öğrenci denileni yine yapmış. Hoca bu defa "Şimdi git o resmin yanına her renkten birer kutu, her fırçadan da birer tane koy. Resmin üzerine beğenmediğiniz yerleri düzeltin diye bir yazı as" Bir hafta sonra tıpkı ilk resimde olduğu gibi resme bakması için öğrencisini göndermiş. Bu defa öğrenci sevinçle gelmiş. Resmin üzerinde en ufak bir işaret bile yokmuş. Eleştiri biraz da böyle bir şey. Eleştir denilince herkes bir taraflara çizik atıyor. Göz ardı edilense eser sahibi. Ben yıllardır kimseye beni eleştirin demiyorum/diyemiyorum. Belki hassas birisi oluşumdandır, eleştirilerden çok etkileniyorum. Yazdığımı yüz kişi beğense bir kişi beğenmese hele bunu "bu da şiir mi?, böyle şiir mi olur?" tarzında ifade ederse beni kalemi bıraktıracak seviyeye getiriyor. Başta da söylediğim gibi şiir basit bir şey değil. Kaynağı direk insanın özünden. Yine bu yüzden bana eleştirmem için şiir gösterdiklerinde en azından "hoş" diyorum. Şiiri yazdıktan sonra bir başkasına okutmak zaten birçok cesaretin üstünde bir davranış. Belki doğrudur belki yanlıştır bilmiyorum. Biz redif diyecektik. Redif demeden kafiye diyelim. Kafiye kelimesi Arapçada önceleri "beyitler halinde söylenmiş hikmetli veya hicivli söz." Manasına geliyordu. Daha sonraları sırasıyla bu manzum sözün yapısı olan beyit, şiir ve bugünkü manasını kazandı. Cahiliye devri Arap şiirinde kafiye bugünkü anlayışa göre yarım kafiye şeklindeydi. (menzil/mircel, abd/samed)gibi. Kur'an-ı Kerim'deki seciler şairlere yeni ve zengin sesli kafiye için ilham kaynağı oldu. Ebü'l-Alâ Maari (öl. 1057) kafiyede değişiklik yaparak bu benzerliği iki sese çıkardı. Daha sonra da kafiye harflerini, harekelerini, çeşitlerini, hatalarını konu alan ilmü'l-kafiye (kafiye ilmi) doğdu ve pek çok eser yazıldı. Kafiyenin kesin değişmez bir tarifi yapılamamıştır. Zevk ve anlayışa göre pek çok tarifi vardır, bu tanımlardan belli başlılarını alalım: "Beyitlerin veya mısraların bazı esaslara göre son harflerinin uygunluğu"dur (Şemseddin Sami- Kâmus-ı Türki) "Beyit sonunda olan seci, seciin aslî harfi" Ahmet Vefik Paşa/Lehçe-i Osmani "Aruz ilminin kısımlarından olup şiirin fevâsılını bildiren özel usul ve kaideler. Mısraların yahut beyitlerin sonlarında veya sonu sayılacak yerlerde bulunan harf veya kelimelerin sesi, sesdeş bakımından birbirleriyle aynı olması"dır. (Ali Seydi/Kamus-ı Osmanî) "Nazımda mısra sonlarının aynı kelime veya eklerle olmamak üzere aynı sesi vermesi, uyak" TDK sözlüğü "Nazımda şiirlerin sonlarında tekerrür eden ve ayni sesi veren harflerin hareke ve sükûn hallerindeki birleşmeleri." Ferit Devellioğlu Kafiye eski Yunan, Latin, Çin, Sanskrit ve İbrani şiirinde kullanılmamıştır. Daha sonra Batı şiirinde görülen kafiyenin Türk, İran veya Arap şiirinden geçtiği de rivayet edilir. ( Ş.Sami Kamus-ı Türkî) onun Türk, İran ve Arap şiirinde çok eski zamanlardan beri bulunduğu ve hatta ilk kafiyeli şiirlerin de Türklere ait olduğu söylenir. Buna delil olarak Türk şiirinin kafiye temeline dayanması, ahenk unsuru olarak vezinden önce gelmesi, en küçük parçadan en büyüğüne kadar hepsinde başta veya sonda aliterasyon, asonans, redif ve yarım kafiyenin bulunması gösterilmektedir. Halk edebiyatında kafiyeye ayak denilmiştir. Bu isim, halk oyunlarıyla ilgi kurularak verilmiştir. Bir oyunda ayakların figürü nasıl diğer oyunlarınkinden farklı ise, deyişlerdeki ayakların da birbirinden ayrı olması ona bu ismi verdirmiştir. Divanlardaki manzumeler kafiyelerinin son harflerine veya rediflerine göre tertip edilmişlerdir. Divan şiirinde müfredlerin dışında kafiyesiz şiir türü yoktur. Tanzimat, Servet-i Fünûn ve daha sonraki dönemlerde de değişen azalan bir ihtiyaçla günümüze kadar gelmiştir. İslamiyet öncesi eserlerde kafiye, geniş şekilde kullanılmıştır. Ozanların, şaman, kam, baksıların bir besteyle özel bir dikkatle söyledikleri ve söylettikleri manzume ve duaların tesirini biraz da kafiyeyle sağlanan ahenge bağlamak gerekir. Kafiye Türk edebiyatının her devrinde karşımıza çıkmaktadır. Başlangıç tarihini tespit etmek de mümkün değildir. Kafiyenin sadece manzumelerde değil tekerleme, bilmece ve atasözleri, hatta masal ve fıkralarda dahi bulunması kafiyenin Türk edebiyatı ve toplumundaki yerini göstermektedir. "Az gittik uz gittik, dere tepe düz gittik. Bakarsan bağ, bakmazsan dağ olur.bilinmedik aş ya karın ağrıtır ya baş." İlk şiirlerimizdeki kafiyeler oldukça basitti. Bazıları bugünkü manada kafiye olamayacak kadar zayıftı. Yarım kafiyeler, ahenk benzerliği sağlayan kelimeler kafiye olarak bolca kullanılmıştır. İslamiyet öncesinde kafiyenin vurgulu kelimede bulunması sebebiyle önceleri mısranın başında olduğu ve daha sonra vurgunun sona geçmesiyle de mısra sonlarında yer aldığı görülüyor. ( R.R.Arat'ın görüşü) 1-Mısra başında kafiye (aliterasyon)aynı harf veya hecelerin tekrarı şeklindeydi. *Ya*ruk tengriler yarlukazın *Ya*vaşım birle *Ya*kışıpan adrılmalım 2-Başta kafiye olmakla beraber sonda da redif bulunmuştur. *Tü*pinde olukma öl* meki bar* *Tü*nerig tamuka tüş* meki bar* *Tü*menlig yekler kelir *tiyür* *Tu*manlıg yekler ayar *tiyür* 3-Başta asonans (veya aliterasyon) ve sonda redifli kafiye kullanılmıştır. *Ö*ng başlap adkangularka biligler k* açar* *Ö*küş kara ayıg yollug urugug s* açar* *Ö*glüg kişi istim tutçı yasmaksız b* açar* *Ö*seliksiz yig nırvannıng kapıgın *açar* İslam muhitine girildikten sonraki manzumelerde kafiye, parçanın sonuna yerleşmiştir. Bunda R.R. Arat'ın vurgulu kelimenin cümle sonuna geçmesiyle sona geldiği görüşünden çok yeni dinin verdiği aşk ve heyecanla her şeylerini İslamileştirmeye çalışan Türklerin, şiirlerini de dini edebiyatın en mükemmel örneği Kur'an-ı Kerim'i örnek alarak yazmış olmaları rol oynamıştır. Bu dönemde Kur'an-ı Kerim ve hadis kitaplarının tercüme ve tefsiri, akaid kitaplarının telifi, bu yeni Müslümanlar'a şekil verirken, ayet sonlarındaki kafiyelerin de şairlere ilham kaynağı olması doğaldır. Nitekim C. Huart, Arap edebiyatında Kur'an-ı Kerim'le başlayan secili yazmanın zamanla alanını genişleterek şiiri de içine aldığını söylemektedir. İslami dönemin ilk devirlerinde kafiye genellikle yarım kafiye ve rediflerden ibaretti. Türklük çeçek yazıldı Barçın yadım kerildi Uçmak yiri körüldi Tumlug yana kelgüsüz Divanü Lügati't Türk Bilig kıymetini biliglig bilir Ukuşka agırlık ukuşdın kelir Kutadgu Bilig Eşitgil biliglig negü tip ayur Edebler başı til küdezmek tiyür Tiling bekte tutgıl tişing sırmasun Kalı çıksa bektin tişingi sıyur Atabetü'l Hakayık Bunun yanında redifle de ahenk sağlanmıştır. Kirikken tonlar kırın Suv öze yumış kerek Söz kiri kitmes yusa Netegin kılmış kerek Âşıklar zayıf kafiyeleri ezgilerle kuvvetlendiriyorlardı. Divan şairleri ise müzikaliteyi sağlamak için tam ve zengin kafiyeyi kullandılar. Halk şairleri gibi yarım kafiyeyi kullanmak da şairler için bir çeşit kusur sayıldı. Yalnız maninin tesiriyle tuyuglarda cinaslı kafiye kullanılmıştır. Divan şiirinde kafiye kelimelerinin aynı dilden olması ve hatta aynı cinsten bulunması şartı da vardı. Arapça bir isimle, Arapça bir isim: Farsça bir sıfatla Farsça bir sıfat; Türkçe bir fiil de Türkçe bir fiille kafiye yapılmak zorundaydı. Kafiyeyi sadece ses estetiği olarak düşünen şairlerin bu kuralın dışına çıktıkları da görülmüştür. Bunda kafiye bulmada oldukça esnek ve rahat olan âşık edebiyatının tesiri büyük olmuştur. Çünkü onlar bir kıtada Türkçe, Arapça, Farsça kelimeleri kafiye yapmakta zarar görmemişlerdir. Sinan Paşa Tazarrunamesinde "Ey gözlerin nuru, gönüllerin süruru! Başımızın tacı, gönül ehlinin miracı..." diyerek parçayı öğrenilmesi kolay bir hale getirirken müzikaliteyi de birinci plana almıştır. Hatta Hoca Sadeddin Efendi bile Tâcü't-tevârih'inde yer yer bunu yapmaktan geri durmamıştır. Divan edebiyatının kafiyesi yazı birliğine dayanırdı. Organik olarak birbirine bağlı beyit sayısı yüze varan kasidelerde aynı sesi veren elli kadar değişik kelime bulma mecburiyetinde bile bu prensipten vazgeçilmemiştir. "göz kafiyesi" olarak özetlenebilecek bu anlayışta kafiye kelimelerinin aynı harflerle yazılması şarttı. Bir kelime sonunda (eski yazı) harflerden hangisi varsa diğer kelimelerin sonunda da aynı harfin bulunması gerekirdi. Bunun yanında aynı sesi verdikleri halde yazılışları farklı olan merkeb, hep- eyvah, sabah- zâbit- sabit, gibi kafiyeler bile ayıplı kafiye sayılmış. Genç şairlerden Hasan Âsaf, şiirlerini topladığı bir defteri Recaizâde Mahmud Ekrem'e sunarak bir "Takriz" ister ve daha sonra bunlardan "Burhân-ı Kudret"i Musavver mâlumat dergisinde yayımlar. Zerre-i nûrundan iken muktebes Mihr ü mahe etmek işâret abes Beytinin ayrı s harfleriyle biten kafiyeleri (muktebes, abes) için aynı dergide şu şekilde tenkide uğrar: "Sizin gibi şairliğe yeltenen nevresîdegân, evvelce hangi kelimenin hangi kelimeye kafiye olacağını öğrenmelidir de sonradan tanzîm-i eş'âra çalışmalı. Öyle kafiye kulak içindir, falan gibi manasız lakırdılara havâle-i sun'-ı itibâr ederseniz emin olunur ki 'gehvâre-yi zerre'ye bin kere kafiye etmekten kurtulamazsınız". Konu polemik haline gelir. Üstat Recaizade Mahmud Ekrem "kafiye sem' içindir, basar için değildir." Görüşünü savunmaktadır. R.M. Ekrem'e hücumlar yapılır. Muallim Naci de, Kafiye kulak içinmiş, bırakın kafiyeyi Böyle tâlim ediyor, vay gidi üstâd-ı edeb" diyerek Ekrem'in görüşüne karşı çıkar. Servet-i Fünuncular Ekrem'in görüşlerini benimsediklerinden divancıların yanaşmadıkları yazımı başka fakat sesleri yakın kelimeleri kafiye olarak kullanmaktan çekinmezler. Şiirimizde kafiyede ilk değişiklik böyle başlar. Tevfik Fikret hep'le, şeb'i hiç'le tehyîc'i, mu'vec'le geç'i Cenap Şahabeddin nigâh'la sabah'ı kafiye yaptı. Sen tren ben vapurda pür-temkîn Atılırken sen İskoç ellerinin T. Fikret Cenap Şahabeddin de bu kafiye anlayışıyla şiirin kolaylığa değil güzelliğe yaklaştığını belirtir. Bu tartışmadan sonra kafiyenin kulak için olduğu anlayışı yerleşir.1928'de Latin harflerine geçilince bu konu yeniden gündeme gelir. Hemen hemen aynı sesi verdikleri halde yazılışları farklı olan bağ-membâ, varsa-sağ, içi-çiğ, dağ-edâ, sevdâ-dağ gibi kelimelere özel bir yer verilmiş, yazılışları benzemeyen, fakat çıkış yerleri birbirine yakın harflerle "a,i,ğ" yapılan ahenk de kafiyeden sayılmıştır. Harf devrimiyle beraber görülen bir diğer yenilik şiirin zayıf kafiye sayılan rediflerle yazılmasıdır. Âşık tarzında çokça görülen bu özellik XX. Yy şairleri tarafından başarıyla uygulanmıştır. Bir dolap gıcırdıyor uzaklarda durmadan Eşya aksetmiş gibi tılsımlı bir uykudan Kafiye 1940'larda ilk şuurlu manifesto ile esaslı bir darbe yedi. Kafiye ananesini yıkmak için de, ilk insanların ikinci satırın kolaylıkla hatırlaması için kullandıkları kafiyeyi sonradan sevip yaygınlaştırdıkları ve bunu ustalık saydıklarını, aslında şiirde var olan ahengi, anlayışı kıt insanlara vezin ve kafiyeyle duyurmanın bönlük olduğunu, ahengin vezin ve kafiyeye rağmen mevcudiyetini söylerler. Kafiyelerin çeşitlendirilmesi ve isimlendirilmesi konusunda ayrı görüşler ve tasnifler vardır. Kafiyeyi açık, kapalı, iç ana kafiye olarak ayrı bir gruplama yapanlara da rastlanır. Yarım kafiye: kafiye olan kelimelerde sondan tek bir sesteş harfin benzeşmesidir. Eski manzum eserlerde rastlanan kafiye türü buydu. Genellikle âşıklar tarafından kullanılmıştır. Durup düşünmeye, kafiyeyi değiştirmeye zaman ve imkânları olmadığı için yarım kafiye daha kullanışlı bulunmuştur. Bu ses sazla da desteklenmiştir. Burada ses benzerliği kesin ve kati değildir. Divan şairleri bu tür kafiyeye pek ilgi göstermemişlerdir. Redif: mısra sonlarında genellikle kafiyeden sonra gelen yazılışları ve anlamları ek, kelime veya kelime grubuna denir. Kafiye rediflerden önce bulunur. Âşık edebiyatında redife dönerayak denir. Her zümre ve devir şiirinde kullanılmıştır. Redif ek ise ek redif, kelime ise kelime redif adını alır. Burada üzerinde durmamız gereken nokta. Redifin olduğu yerde kafiye vardır meselesi. Yukarıda kafiye tanımlarına baktık. TDK sözlüğündeki tanımla bunu genelleştirirsek "uyak" kelimesinde birleşebiliriz. Uyak, adı üstünde uymadan geliyor. Yani ses benzerliği bu yönüyle değerlendirilirse redif de kafiye de bir ahenk unsuru. Elbette kafiye eşittir redif diyemeyiz. Redif için zayıf kafiye diyenler de var. Bununla beraber aynı görevde kullanılan ek ve kelimelerin redif sayılması için illa ki kendisinden önce kafiye gelmesi gerekmez. Mantıken düşünürsek -dı, -di geçmiş zaman ekidir. "Gel-di" ve "del-di" kelimelerini alalım burada kafiye var bu yüzden -di redif; "gel-di" ve "bin-di" kelimelerini ele alalım, burada kafiye yok bu yüzden redif de yok öyle mi? Kafiyesiz kullanınca -di -dı ekinin hüviyeti mi değişiyor? Başka bir şekle mi bürünüyor? Elbette hayır. Redifler asıl kafiyenin sesini zenginleştirdikleri gibi tek başlarına ahenk unsuru olarak da kullanılmışlardır. Günde beş on kere yıkar sererdi Gece anam gündüz babam giyerdi Satayıdım üç beş kuruş ederdi Yakası yeni yok gömlek nicoldu? Selimi Hiç akmayan bir zaman nehrinin sularında Ne uçan bir kırlangıç, ne sedef kumsalında Tanpınar Öterken ağaçlarda kuşlar tahayyül içinde Bakışlarında sükunun zehri, dinliyeceksin Türlü acılar şekillenecek yine içinde "Ah! Şairim bu akşam da geçmedi" diyeceksin Orhan veli Şiiri neden bu kadar mekanikleştiriyoruz? Neden bu kadar matematiksel hale getiriyoruz? Bu tür yaklaşımlar bana ikiye bölünüyorsa çift sayı, bölünmüyorsa asal sayı gibi geliyor. İçeriğe de dikkat etsek. Mana hiç mi bir şey ifade etmiyor bizim için? Toparlayacak olursak, divan şiiri kafiyeye sıkı sıkıya bağlıdır. En ufak hatayı bile kabul etmez. Halk şiirine gelince halk şiiri bizde yakın zamana kadar sözlü haldeydi. Hani "halk" edebiyatıydı. Halk kimdi? Halk kelimesi daha çok avam manasına kullanılıyordu. Yani halk köylerimizde mektep medrese görmemiş insanlardı. Karacaoğlan'dı, Dadaloğlu'ydu vs vs vs. Benim dedemdi. Dedem okul görmedi. Ama şiir söylüyor. Belki kafiyeyi redifi duymuş ama yarımdı tamdı böyle şeyleri bilmiyor. Muhtemelen ondan öncekiler de bilmiyordu. Özellikle Milli Edebiyat dönemiyle beraber halka yöneliş oldu. O dönemlerde mektep medrese görmüş edebiyatçılar halk edebiyatını sistematize etmeye çalıştılar. Halk şiiri kulak kafiyesine dayanıyor. "Güldür", "soldur" "bildir" gibi ifadeler kafiyeli sayılabiliyor. Kafiyede mümkün olduğu kadar esnek. Kafiyenin geçmişten günümüze bir portresini çizmeye çalıştım. Sürekli bir değişim var. Şiir statik değil dinamik bir bütünlük. Eğer biz yerimizde sayarsak yenilik bunun neresinde? O zaman üçüncü yeni değil üçüncü eski olur. Bir, İslamiyet öncesi Türk edebiyatı, iki, İslamiyet etkisinde Türk edebiyatı, üç Âşık edebiyatı. Grubun adını da Âşık edebiyatı veya halk edebiyatına çevirelim. Hem paylaşacak zengin bir içerik olur, hem de atışma gibi etkinlikler yapabiliriz. Yakın zamana kadar âşık edebiyatı sazsız düşünülmüyordu. İslamiyet öncesinde hatta çok daha eski dönemlerde hep bir müzik aleti vardı. (Tabi kalem şuarası denilen şairler de vardı.) Şiirlerin çoğu da irticalen söyleniyordu. Bu yüzden usta çırak ilişkisi dışında güçlü bir sistemden söz edemeyiz. Durak da şiirlerin ezgiyle söylenmesini kolaylaştırmak için doğmuş olsa gerek. Redif şiirin eksenidir. Bilhassa divan şiirinde konu redif üzerinde döner. Nihayetinde kafiye de redif de ahenk unsurudur. Bizim kök olarak bildiğimiz birçok kelime ekli (gövde) halde. Derin bir morfoloji bilgisine ihtiyacımız olacak. Bu uzun mesajı yazmamın sebebi Sefa Bey oldu. Daha doğrusu onun bir şiirine "bu şiir değildir" denilmesi oldu. Herhalde bana bundan daha büyük bir kötülük yapılamazdı. Sefa Bey neler hissetti bilemiyorum. Düz bir cümle olursa, redif Özne sonra zarf gel ir. redif Yüklem sonda durursa, redif İşbuna Türkçe den ir redif Halk şiirindeki esnekliği göz önünde bulundurup gelir -d enir zengin kafiye bile diyebiliriz. Kitaplarda bu konu üzerinde pek değerlendirmeye rastlamıyoruz. İlim adamları halk şiirinde kafiyenin çok esnek olduğunu söylüyorlar. Bir de tıpkı 1'in sağındaki sıfırların sayı ifade edip solundakilerin değeri olmadığı gibi benzer harflerin kimi durumlarda kafiyeye dahil edilebileceğini söylüyorlar. Ben zengin kafiye derken buradan hareket ettim. Sadece redif bile olsa bence şiirdir. Ben örnekleri çoğaltmak istemiyorum. Daha doğrusu başta ifade ettiğim gibi haddimi aşmak istemiyorum. Eğer değerlendirme redifi at kafiyeye bak, kafiye varsa şiir yoksa değil, tarzında olacaksa ayağa da bakmak lazım. Öyle ya halk şiirleri hep ayaklıdır. Buradan hareketle Necip Fazıl baştan kaybetti. Daha başka Akif, Dranas, A. Nihat, Cahit Sıtkı(isimleri bile sayfalar alacak bir sürü isim) vs vs vs bunların hiçbiri şair değil. E ne kaldı? Mesajımı başladığım gibi bitirmek istiyorum. Hoş çakalın efendim, Hepinize saygı ve sevgilerimi sunuyorum. Genellikle gruptaki konular üzerinde en son yazanlardan birisi oldum. Bu mesaj vesilesiyle Ramazan bayramınızı ilk kutlayan olayım. Grupta yaşça en küçüğünüz belki de benimdir. Bu yüzden ne söylediğimi bilmesem de haddimi bilmek isterim. Bu yüzden çok zaman aktif bir katılımcı olarak değil, izleyici olarak takip ediyorum. Redif ve kafiye üzerine yazılanları kendimce yeterli gördüğüm için de bu konuya katılmamıştım. Aranızda bulunmaktan çok mutluyum. Hepinizi ayrı ayrı takdir ve tebrik ediyorum. Ayrıca eğer haddimi ve saygı çerçevesini aştığım yerler olursa şimdiden affımı rica ediyorum. Not: Sefa Bey, gönderdiğiniz değerlendirmeler yenilir yutulur cinsten değil. Ben sizin şiirlerinizi gerçekten beğenerek okuyorum. Daha sert ve kısa bir cevap yazmak isterdim. Ama muhataplarım benden yaşça çok büyükler, Ramazan ayındayız uygun olmaz diye düşündüm. Mesaj da böyle uzadı. Ressam hikayesi birçok şeyi anlatıyor aslında. Keşke eleştirn demeseydiniz. Saygılar, sevgiler sunuyorum. Kafiye-redif bahsinde büyük ölçüde Türk Dili ve Edebiyatı Ansiklopedisi Cilt:5 (Dergâh Yayınları)'den yararlandım. Mehmet PEKTAŞ
|
Size bu bilgileri bizimle paylaştığınız için çok teşekür ederim allah razı olsun
oldukca faydalandım